Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî

I- MEVLÂNÂ HÂLİD(1)

“Asıl adı Hâlid b. Ahmet b. Hüseyin olan Mevlânâ Hâlid, 1778 (H.1193) yılında Kuzey Irak’ın Süleymaniye şehrinin Şehrezor/Karadağ kasabasında doğdu.

‘Mevlânâ Hâlid, küçük yaştan itibaren ilmi birikimi ile öne çıkmış, genç yaşta aklî ve naklî ilimlerde üstün bir seviyeye yükselmiş; çalışkanlığı, keskin zekâsı, kuvvetli hafızası ile dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. Öğrendiği bütün ilimlerde din âlimleri ve bilim adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bilgiye sahip olan Mevlânâ Hâlid, dini ve bazı pozitif ilimlerdeki üstünlüğü sebebiyle zamanının birçok âliminin takdirini kazanmıştır. Hocası Seyyid Abdülkerim Berzenci vefat edince, henüz yirmi yaşında olmasına rağmen, Mevlânâ Hâlid onun yerine büyük bir başarıyla ders vermeye başlamıştır. Mevlânâ Hâlidî’in birçok alim tarafından 12. Hicri asrın müceddidi kabul edilmesi onun ilmi başarısından dolayıdır. Nitekim onun bütün islâmî disiplinlere olan derin vukufiyeti, tarikatına “ilmiyye sınıfının tarikati” pâyesini kazandırmıştır. Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî’nin yetiştirdiği pek çok talebesi olmuş, söz gelimi İslam dünyasında ilmi kişiliği ve eserleri ile tanınan İslam hukukçusu İbn Âbidîn gibi meşhur olmuş birçok din âlimi onun rahle-i tedrisinden geçmiştir.

‘Mevlânâ Hâlid, yalnızca dini ilimler alanında değil, müspet ilimler alanında da oldukça donanımlı bir şahsiyettir. O, Süleymaniye, Köysancak, Harirî ve Bağdat gibi yörelerde zamanının önde gelen âlimlerinden dini ilimleri tahsil ettiği gibi; astronomi, matematik ve geometri gibi müspet ilimleri de öğrenmiştir. Bu husus, onun çok yönlü, bilge bir âlim olmasının en önde gelen nedeni ve dirayetli bir şahsiyet olmasının en önemli göstergesidir.

‘Hâlid el-Bağdâdî, ilmi yetkinliğinin yanında tasavvufî kişiliğiyle de öne çıkmıştır. Ancak onun tasavvufa bakışı, dünyadan el etek çekerek yalnızca ahireti hesaba katan mistik bir yaşam değil, ilim ve tasavvufu mezceden bir anlayıştı. O, İmam Rabbânî’nin Müceddidiye kolunun ünlü şeyhi Hindistan’lı Abdullah ed-Dihlevî’nin daveti üzerine 1809 senesinde Hindistan’a giderek Cihanabat‘ta ona intisab etmiştir. Abdullah ed-Dihlevî’nin yanında kaldığı bir yıl gibi kısa bir sürede ondan feyizler aldıktan sonra 36 yaşlarında iken Nakşibendiyye, Kadiriye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye tarikatlarından icazet ve irşad yetkisi alarak Bağdat’a dönmüştür. Beş tarikatta birden icazet sahibi olması itibariyle Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî “Camiu’t-turuk” olarak kabul edilmiştir.  

‘Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî’nin âlim, ilmiyle amil sofi kişiliğinin yanı sıra edebi yönü de bulunmaktadır. Çeşitli ilimlere dair Arapça telif eserleri, şerh ve haşiyelerinin bulunması onun ilmi yönünü ortaya koyduğu gibi Arapça, Farsça, Kürtçe şiirlerinden oluşan bir Divan’ının olması da onun zevk-i selim sahibi edip bir zat olduğunu göstermektedir.

‘Mevlânâ Hâlid, son derece alçakgönüllü ve tevazu içinde bir hayatı; lüks ve debdebe içerisinde geçirebileceği rahat bir hayata tercih etmiştir. O, oldukça sabırlı ve kanaatkârdı; dâima tefekkür hâli bulunan ilim ve güzel ahlâk sahibi bir şahıstı. Yeme-içme, oturup-kalkma, giyinme, uyuma gibi bütün günlük işlerinde Sünnet-i Seniyye’ye son derece riayet eden ve mensuplarına özellikle bunu tavsiye eden bir Sünnet aşığıydı. O müntesiplerine “Meşreplerini geniş tutma ve kardeşlerinin sürçmelerini görmeme,” ilkesini şiâr edinmelerini tavsiye ederek, çeşitli toplum kesimlerini kucaklayan, onları bir arada tutan bir çizgide bulunmuştur.

‘Mevlânâ Hâlid, dinde asıl olanın Kur’ân ve Sünnet merkezli istikamet üzere bir yaşam üzerinde hassasiyetle durmuş ve her vesile ile bu hususun altını çizmiştir. Nitekim onun “Bir istikamet bin kerametten evlâdır”; “Zevk, şevk, keşif ve keramet peşinde olan Allah Teâlâ’yı arayıcı değildir,” sözleri, onun istikamet üzere yaşama verdiği değeri göstermektedir.

‘Mevlânâ Hâlid, pek çok talebeye ders vermiştir. Onun yetiştirdiği birçok talebesi Mekke, Medîne, Kudüs, Şam, Haleb, Irak, Bağdât, Basra, Kerkük, Erbil, İmâdiye, Cizre, Şemdinli, Mardin, Antep, Urfa, Diyarbakır ve Anadolu’nun birçok şehirleri, Balkanlar, Hindistan, Endonezya, Dağıstan, Afganistan, Mâverâünnehr, Mısır, Umman, Mağrib, Girit ve diğer İslam memleketlerine gidip İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmış, gittikleri yerlere zühd ve takvâya dayalı Yüce İslâm ahlâkını da götürmüşlerdir.

‘Hâlidîyye tasavvuf anlayışı, özellikle Kuzey Irak’ta, Doğu Anadolu’da, ve İran’ın Kuzeybatı vilayetlerinde büyük gelişme göstermiştir.  Hâlid el-Bağdâdî’nin önde gelen halifelerinden İsmail Şirvâni 19. Yüzyılın ilk on yılında Hâlidiyye’nin Kuzey Kafkasya’da yayılmasını sağladı.  İsmail Şirvâni’nin silsilesi Muhammed Şirvâni, Muhammed Yeraği, Cemâleddin Gazi-Gumükî ve onun öğrencisi Şeyh Şâmil’le bölgede en etkin tarikat haline geldi. Şeyh Şâmil önderliğinde yürütülen bağımsızlık mücadelesi Ruslara karşı önemli zaferler kazandı. 1917’de çarlık rejimi devrilince Mevlânâ Hâlid’in Nakşinediyye koluna mensup Uzun Hacı ve Hotsolu Necmeddin adında iki zat 1921’e kadar varlığını sürdüren Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır.

‘Diğer Hâlidî önderleri de 19. yüzyıl boyunca ve bilhassa 1877’de vuku bulan büyük kıyamda Kuzey Kafkasyalıların direniş hareketlerinde önemli rol oynamışlardır. Sovyetler dönemi boyunca bölge halkı İslami kimliğin büyük ölçüde Hâlidî şeyhlerinin gayret ve nüfuzları sayesinde koruyabilmiştir.

‘Mevlânâ Hâlid’in talebeleri birçok büyük sima yetişmiştir. Anadolu’nun mânevî mimarlarından günümüzde tanınmış olan birçok sima da halifeleri kanalıyla Mevlânâ Hâlid’e bağlanmaktadır. Meselâ Muhammed Esad Erbilî, Abdülhakim Arvasî ve Sıbgatullah Arvasî Mevlânâ Hâlid’in talebelerinden Tâhâ el-Hakkarî’nin halifelerindendir. Keza “Alvarlı Efe” olarak tanınmış Erzurum’lu Muhammed Lütfi Mazlumoğlu Efendi de Bitlis’li Muhammed Pir Küfrevî’nin halifesidir ve onun silsilesi de Seyyid Tâhâ Hakkarî yoluyla Mevlânâ Hâlid’e dayanmaktadır.

‘Yine Anadolu’nun önde gelen mânevî büyüklerinden Ahmed Ziyâuddin Gümüşhânevî, Mevlânâ Hâlid’in halifelerinden Ahmed b. Süleyman el-Evrâdî’nin talebesidir ve Gümüşhânevî vesilesiyle Hâlidîlik özellikle Karadeniz ve Marmara bölgelerinde yayılmış ve toplumun birçok önde geleni kendisine intisap etmiştir. Ülkemizin önde gelen mânevi dinamiklerinden Mehmet Zahit Kotku, Gümüşhânevî’nin halifesi Ömer Ziyâuddin Dağıstânî’nin talebelerindendir. Ünlü mutasavvıf Abdülaziz Bekkine’nin silsilesi de Gümüşhânevî’ye dayanmaktadır. Şehy Abdurrahman Tagî vesilesiyle Hâlidîlik Doğu Anadolu’da, Bitlis ve Nurşin’de etkili olmuş; Abdurrahman Tagî Nurşin’de tekke inşa ederek burayı ilim ve irfan merkezi haline getirmiştir. Doğuda yetişen büyük mütefekkir Bediüzzaman Hazretleri Hâlid el-Bağdâdî’den “Mevlânâ Hâlid Zülcenaheyn” veya “Hazreti Mevlânâ Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin” şeklinde son derece saygı ve sitayişle bahsetmektedir. Yine o, 93 Harbi olarak meşhur olan Osmanlı-Rus Savaşı’nda Mevlânâ Hâlid’in müntesiplerinin İslam’ın muhafazası ve intişarı için oldukça mühim hizmetlerde bulunmuştur.

‘Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî, Osmanlı Devleti’nin çok sıkıntılı döneminde İslam birliği için Osmanlı’yı desteklemiş; onun hemen bütün müntesipleri de Müslümanların birlik ve kuvvetinin odak noktası olarak Osmanlı’yı kabul etmiş, sonuna kadar Osmanlı’ya sadık kalmışlardır. Hatta Kafkaslar’dan Sumatra’ya dek Hâlidîyye’nin yayıldığı bütün bölgelerde Osmanlı lehinde faaliyetlerde bulunmuşlardır.

‘Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî Hazretleri 1826 (H.1242) yılında Şam’da vefat etmiştir. Kabri Şam’ın kuzeyindeki Kasiyun Dağı eteğindeki kabristandaki türbesinde olup, sevenlerinin ziyaretine açıktır. Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun.”

II-MEVLÂNÂ HÂLİD VE HÂLİDİYYE TARİKATİ(2)

“Asıl itibariyle insanların bilinçli ve sistemli bir nefis terbiye ve tezkiyesinden geçerek, tam bir kulluk şuuruna erişip, ruhi ve ahlâkî kemale ulaşmasını hedefleyen tasavvuf ekolü, geniş kitleler nezdinde bu amacını gerçekleştirebilmek için, zaman içerisinde sosyo-dini birer kurum olan tarikatları oluşturmuş ve bu kurumların faaliyet merkezleri olan tekke ve dergâhlarda insanları dini, ahlâki ve ruhi açıdan terbiye etmeye devam etmiştir. İnsanların dini, tasavvufi, ruhi ve estetik duygularının hassas bir şekilde işlenip geliştirildiği bu kurumların en önemlilerinden biri de Nakşibendilik’tir. Şeyh Muhammed Bahauddin-i Nakşibend (k.s) tarafından on dördüncü asırda Buhara’da kurulan bu tarikat, kısa sürede birçok bölgede yayılmış, daha önce kurulmuş olan Yeseviyye ve Kübreviyye gibi tarikatları da gölgede bırakarak büyük bir gelişme kaydetmiştir. Bunda, İslam’ın inanç ve ibadet esaslarına bağlılıktaki titizliği, tasavvufi terbiyenin yanında ilme verdiği önem ve insanlara hizmeti nafile ibadetten önde tutma gibi özelliklerin rolü olduğunu söylemek mümkündür.

‘Asırlar boyu yaygınlığını ve etkinliğini koruyan bu tarikat, İmam-ı Rabbani (k.s) nin şahsında Hindistan bölgesinde çeşitli sapık inanç ve düşünce akımlarına karşı Ehl-i Sünnet itikadının muhafazasında çok büyük hizmet ifa ettiği gibi, zaman içinde yetiştirmiş olduğu pek çok âlim, fazıl ve kâmil şahsiyet ile dünyanın çeşitli bölgelerinde insanları irşad etmeye devam etmiştir. Bu tarikatın önde gelen şahsiyetlerinden Ubeydullah-ı Ahrâr’ın halifesi olan Molla İlâhi tarafından on beşinci asırda Anadolu’ya getirilen Nakşibendilik, kısa zamanda bu bölgede de yaygınlık kazanmış ve Anadolu insanının inanç, düşünce, ahlak, kültür, sanat ve edebiyatının gelişmesinde çok büyük rol oynamıştır.

‘Nakşibendiyye tarikatı, on sekizinci asırda Anadolu ve Suriye-Irak bölgesinde, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî (k.s)nin etkin irşad faaliyetleri sayesinde yeni bir hamle kaydederek, bu bölgelerde en etkin ve yaygın tarikat konumuna gelmiştir. Zamanının müceddidi olarak kabul edilen ve Nakşiliğin Hâlidîyye kolunun piri olan bu zat, yapmış olduğu samimi ve bilinçli ilim ve irşad faaliyetleriyle, bölge insanları tarafından büyük bir saygı ve hüsn-i kabul görmüştür. Bizzat kendisinin icra ettiği irşad faaliyetlerinin yanında, hususi terbiyesinden geçirerek hilafet icazeti verdiği yetmişin üzerindeki halîfesi vasıtasıyla, adı geçen coğrafyada ve daha başka bölgelerde Müslümanların dinî ve manevî terbiyelerini gerçekleştirme, onları kardeşçe birbirlerine kenetleme noktasında büyük hizmetler ifa etmiştir.”

..…….

“Nakşibendiyye’nin 19. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren etkin olarak Osmanlı topraklarında yayılan kolu Halidiyye koludur. Mevlana Halid’in Hindistan’dan memeleketi Süleymaniye’ye dönüşü ile başlayan ve dönemin önemli ilim ve kültür merkezi olan Bağdat ve Şam’dan sonra İstanbul’a kadar uzanan Halidiyye, kısa sürede halk ve idareciler nezdinde takdir toplamış ve kabul görmüştür.” (s. 5)

…….

“Mevlana Halid, sahip olduğu tüm imkanları Kur’an ve sünnetin Müslümanlar arasında iyi anlaşılması ve yaşanması için seferber etmiştir. Müslümanların lehine olan konularda tavrını açıkça belli etmiştir.” (s. 10)

NOT: Yukarıdaki metinlerde satır altı çizme ve metni siyahlaştırma işlemleri tarafımızdan yapılmıştır.

1)Bu metin Prof. Dr. Abdülbaki GÜNEŞ’in Uluslararası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Sempozyumu Açılış Konuşmasından alınmıştır. (Bkz. GÜNEŞ, Prof. Dr. Abdülbaki; Uluslararası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Sempozyumu Açılış Konuşması. Uluslararası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Sempozyumu. Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Van İl Müftülüğü. Editörler: Doç. Dr. Erdal BAYKAN; Yrd. Doç. Dr. Mehmet KESKİN. 602 sayfa. Ankara, 2012)

2)Bu metin Prof. Dr. Osman TÜRER’in Dîvân-ı Mevlânâ Halidi Bağdâdi isimli eserin Türkçe tercümesine yazdığı Takrîz’den alınmıştır. (Bkz. Dîvân-ı Mevlânâ Halidi Bağdâdi; Terceme, Şerh ve Tahkik: Abdulcebbar KAVAK. Ensar Yayıncılık. 708 sayfa.Konya, 2009)