Ahmed-i Hani

Ahmed-i Hânî, Hicri 1061 (Miladi 1650-1651) yılında, Doğubayazıt’ta doğmuştur. Aslen Hakkâri ili Çukurca ilçesi, Segudan köyündendir. Babası, Ahmed-i Hânî’nin doğumundan birkaç yıl önce Doğubayazıt’a yerleşmiştir.

Ahmed-i Hânî’nin iyi bir eğitim aldığı saray kâtipliği yapmasında anlaşılmaktadır. Çünkü saray katibi olabilmek için iyi bir yazı eğitimi almak şarttı ve bu da ancak medreselerde eğitim görmekle mümkündü.

Neredeyse bütün hayatını Doğubayazıt’ta geçiren Ahmed-i Hânî, Hicri 1118 (Miladi 1706-1707) yılında vefat etmiştir. Mezarı, İshak Paşa sarayı yanındadır.

Ahmed-i Hânî, toplumda derin izler bırakan dini, tasavvufi şiirler yazmıştır. Ona bu şiirleri yazdıran ve halkın gönlüne girmesini mümkün kılan da elbette tasavvufla olan bağıdır. Ahmed Yesevi ve Şah-ı Nakşibend başlayan tasavvuf geleneğini Ahmed-i Hânî, Fuzuli, Nabi… gibi şahsiyetler şiirle devam ettirmiş, tasavvuf değerlerini yaşadıkları zamana, coğrafyaya yaymış ve kökleştirmişlerdir. Bu bakımdan halk kültürünün ve medeniyetimizin inşa edilmesinde adeta “ustabaşı” diyebileceğimiz ulvi bir görevi ifa etmişlerdir. Medeniyet coğrafyamızdaki farklı unsurları birbirine bağlayan da inşa edilen bu kültür ve ona hayat veren inançlar ve değerlerdir. Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar uzanan coğrafyada yaşayan bu gönül sultanları da aynı inançların fışkırdığı o tek kaynaktan (İslam’dan ve İslam ahlakından) beslenmişler ve aynı ideallere hizmet etmişlerdir.

Eserleri

Ahmed-i Hânî bir şair olarak edebi eserler yazmakla beraber, bazı dini kitaplar da yazmıştır. Nubahar-ı Biçukan, onun çocuklara dini bilgiler vermek için yazdığı bir kitaptır. Akide-i İman, Akide-i İslam ve Fi-Beyan-i Erkan-ı İslam isimli eserleri de bunlardan bazılarıdır. Hânî’nin bir Divan’ı ve Mem û Zin adlı mesnevisi de vardır. Divan’ında lirik ve tasavvuf ağırlıklı şiirler yer almıştır. Ahmed-i Hânî’nin en meşhur eseri Mem û Zin’dir. Bir aşk hikâyesi gibi bilinen Mem û Zin hakikatte bir mesnevidir. Burada sıradan bir aşk hikâyesi değil, tasavvufun bütün amacı olan ve Şah-ı Nakşibend Hazretlerinden başlayarak bugüne kadar gelen insanın, İslam ahlakına göre arınması ve yücelmesinin yolculuğu temsili olarak anlatılmaktadır.