.

FAKİRLEŞEN HAYATIMIZ VE GELECEĞİMİZİN İNŞA EDİLMESİ-I

(KÜLTÜREL BİR YAKLAŞIM)*

İbrahim Akgün

    

Bütün gelişmelerin özünde insanın gelişmesi vardır. İnsanın gelişmesini temel bir değer olarak almadıkça bireyin ve toplumsal hayatın gelişmesini bekleyemeyiz. İnsanın gelişmesini de basitleştirerek “eğitim” deyip geçiştiremeyiz. Zira eğitim insanı geliştirebileceği gibi şartlandırıp geri de bırakabilir.  

Gelişme, kişinin kendini sorgulamasıyla başlar. Daha çok tasavvufun diri tutmaya çalıştığı bu çok değerli kendini sorgulama ilkesini hayatın bütün alanlarına yaymak ve hayatın içine taşımak gerekir: Şu şey niçin vardır? Bu neden böyledir? Bu nasıl çalışıyor, işliyor? Ben şu işi, şu şeyi niçin yapıyor veya yapmıyorum?

Bir şey veya hayatın bizzat kendisi ancak sorgulayarak neşv ü nema bulup gelişebilir. Sorgulanmayan iş, iman, fikir, eylem, karar, kişilik ve kültür gelişemez. Gelişmeyi bir hayat tarzı olarak benimseyen her birey ve her toplum, her durumda bunu yapmalı, kendini ve yaptıklarını sorgulamalıdır. Bilim daha çok tabiatı, din ise insanın daha çok kendini sorgulamasını ve hesaba çekmesini teşvik ediyor. Aslında her birinde, yek diğerini sorgulama cevheri de vardır. Hayatı geliştirmek için bütünü tamamlayan bu iki yarımı birleştirip ona göre yaşamak gerekir. Değer verilecek ve itibar edilecek şey insanın, toplulukların, toplumların kendilerini sorgulamalarıdır. Çünkü yapıcı olan ve yenilik getirecek olan budur. Herkesin bir başkasını, her toplumun diğer bir toplumu eleştirdiği bir toplum gelişemez; insani bir düzen kuramaz, adil ve mutlu bir toplum olamaz.

Şu iki şeyden hangisi daha makbuldür: Medeni bir hayat için tasarlanmış bir evde oturmak mı? Yoksa böyle bir hayat için model olacak bir ev tasarımı yapmak mı? Hayatın oluşumu, yenilenmesi ve sona ermesi tasavvurumuz nedir? Çevremizde olup bitenler hakkında ne düşünüyoruz? Olanları açıklamak için, onlardan haber yapmak veya dedikodu çıkarmak için değil; olanların doğuşu,  gelişmesi ve son bulması bakımından sorgulamak gerekir. Sorgulamak için ele aldığımız şeylerin bizimle ilgisi nedir? Ben veya biz olanlara müdahil olabilir miyiz? Böyle bir hakkımız veya sorumluluğumuz var mıdır? Varsa, sorumluluğumuz nerede başlar, nerede biter? Hayatın neresinden, nasıl müdahil olalım? Kendimize sormak gerekmez mi? Şimdilik bu sorularla yetinerek bu yazı ile yapacağımız kısa bir fikir yolculuğunda bize yol gösterecek işaret taşlarımızı koyalım: Değerlerimiz.

İnsanlığa ve diğer yaratılmışlara karşı olan görevlerimizi yerine getirebilmek için öncelikle temel insani değerleri kazanmış olmak gerekiyor.  Ancak bu değerleri kazanarak, yukarıda belirttiğimiz gibi, insan, hatta varlık adına hareket edebiliriz. Bu değerlerin bazılarını kısaca sıralayalım:

  • Fıtrat
  • Doğruluk
  • Ahlâk
  • Adalet
  • Özgürlük
  • İnanmak
  • İnandığını yaşamak
  • Sürdürülebilirlik

Bu değerler, bizi insan yapan ve insan olarak varlığa katkıda bulunmamızı mümkün kılacak ve kolaylaştıracak değerlerdir. Eğer temel insani değerleri kazanamamış ve yaşantımıza dâhil edememişsek, “yapalım” derken çok şeyi yıkabiliriz. Çünkü bu büyük değerleri tanımayan –kaba bir tabirle ve okuyucumuzdan özür dileyerek – henüz kendisi insan olamamış birinin insana veya varlığa faydalı olması beklenemez. Bu durum, vasıfsız bir insana bir gökdeleni yaptırmaya ve direksiyon tutmamış birine bir arabayı teslim etmeye benzer.

Bu değerler gereklidir çünkü herhangi bir iddiamızda veya işimizde bizi nefsimize göre hareket etmekten alıkoyacak olan bu inançlardır. Değilse her insan yetişme tarzı, inançları, emelleri ve çevre şartlarına göre hareket eder. Onu, herhangi bir şeye duyduğu ölçüsüz sevgisi ve tutkuları, korkuları, hatta nefreti idare eder. Hatta başka insanların hareketlerine bakarak onunla aynı yönde veya ters yönde yolunu tayin etmeye çalışır. İktidar ve muhalefetin birbirlerinin tersini söylemeleri ve yapmaları gibi. Bu yol insanı şaşırtır ve şaşırmasını meşrulaştırır. Bu sebepler ölçü alınarak, insan hayatının yönü başka bir nefis kıyas alınarak tayin edilemez. Şimdi yukarıda sıraladığımız değerlere kısaca bakalım:

1- Her yaratılanın ve varlığın genel olarak bir fıtratı (tabiatı) vardır. Kişi fıtratı (varlığı, varlığın tabiatını) tanımadan hareket ettiğinde daha başından itibaren varlığı, hayatı ve oluşumu tanımadan katta belki onlara düşmanlıkla işe başlamış olur. O kişiden insanlık için hayırlı şeyler beklemek mümkün olmaz. O insan, içinde yaşadığı tabiatı, âlemi, kendisinin ve kendi âleminin bir devamı olduğu âlemleri tanımadan taklitle veya nefsinin dürtüleriyle bir hayır yaparsa, ona karşılık çok şeyi yıkar. Çünkü dünyada boşluk yoktur. Bu bakımdan bir yerde ve zamanda yapılan her şey varlığı ilgilendirir, etkiler. Yeni yapılanın sadece etkisi az veya çoktur; anlık veya uzun vadelidir. 2-Doğruluk insanlığın en büyük değerlerinden ve ortak paydalarından biridir. Dillerimiz, dinlerimiz, inançlarımız, milletlerimiz, mezhep ve meşreplerimiz farklı olabilir. Ama doğruluk bizatihi bir değer olarak ortaktır. Doğruluk bütün insanların ve bütün bu farklılıkların ortak paydasıdır, bizi birleştirir, insanlık ailesine katar. Doğruluğa sınır yoktur. Ne mekân (ülke, coğrafya, bölge) ne de zaman doğruluğa sınır koyamaz. 3- Ahlâk her şeyi kuşatan en üstün değerdir. İnsanlığın, kendilerini yaratan Allah (c.c.) ve insanlıkla olan bağlarından bir bağdır. Ahlâkı olmayanın Yaratıcı ve yaratılanla bağı az ya da çok zarar görmüş, belki kopmuştur. İnsana, insanlık tarihi boyunca hep ahlâk üzerinden insan olduğu hatırlatılmıştır. Ahlakı bir değer olarak almayan bir toplum, din, kültür veya medeniyet yoktur. Bu bakımdan siyasi hırs ve güç uğruna ayrılığa düşmüş dinlerin ortak paydası ve yakınlaştırıcı yönü de ahlâktır. Ahlâk tahrip edilirse, insanın “insan olma” vasfı da geri dönülmeyecek şekilde, bazen helak olmaya gidecek kadar tahrip edilmiş olur. 4- Adalet: İnsanın ortak yaşamında ahlâkın, yaptırımlarıyla birlikte toplumsallaştığı ve kurumlaştığı hâl adalettir. İnsanın mutlu olması, yaşama sanatı olarak ahlâklı olması ve adaleti bulmasıyla mümkün olabilir. 5 Özgürlük- Diğer taraftan kişinin inanması, inandıklarını hayata geçirmesi, onları toplumsallaştırarak diğer insanları da yararlandırması ancak özgür olmasıyla mümkündür. Özgürlük olmayan yerde insan kendisine verilen akıl, vicdan ve kabiliyeti değerlendiremez, onlardan başkalarını yararlandıramaz, diğerlerinden de alamaz. Böyle bir insanın kendisi, içinde yaşadığı toplumu ve onların bireysel ve ortak eserleri ve dünyaları da gelişemez. 6- İnanmak ve inandığını yaşamak-İnançlar ancak insan hayatına geçirildiklerinde hayat bulurlar. Her insan inandığında samimi olmalı, yaşantısında dürüst olmalıdır. İnançlarını, sözlerini ve yaptıklarını yaşarken ve yayarken hilekâr olmamalıdır. Mesela başkalarını kendi tarafına çekmek için onların korkularından, zaaflarından, nefretlerinden, gafil hallerinden yararlanmamalıdır. Kişi belli değerlere inanmakla, inançlara sahip olmakla ve inandıklarını dile getirmekle yetinmemeli, başkalarına söylediği şeyleri kendisi de yaşamalı, yani inandıklarını amelleri haline gelmelidir. Bir inanç nüvesinden öncelikle davranış çıkarılır, bu davranış sonra alışkanlık haline getirilir. (Bu konuyu ileride ele alacağız) Ancak bununla da yetinmemeli, o inançtan eserler ve bir hayat tarzı inşa edilmelidir. Yani fikirler, inançlar ve değerler aynı zamanda eserlere ve eşyaya da dönüşmelidir. Bu cümleden olarak bir şairin şiiri, bestecinin bestesi, ressamın resmi, grafikerin afiş tasarımı onun o işle ilgili amellerinin gruplanarak bir büyük amele dönüşmesidir. Birey inançlarını eylemleriyle hayata geçirir, ondan geriye sözleri, davranışları veya eserleri hayatta kalır.  Bu vasıflarıyla insan her zaman yeni değerler üretmeli ve ürettikleri üzerinden hayatın zenginleşmesine ve devamına katkıda bulunmalıdır. İnsanın hayatı biyolojik olarak değil, hayat bulmuş inançlar, yaşam tarzı, ilimler ve sanatlarla devam eder. Biyolojik olarak devam eden hayat, hayatın en alt tabakasıdır. Bu alt tabaka hayat inançlara ve davranışlara alt yapı teşkil eder.

Kişi, sürekli olarak insanlık ailesi için bu şekilde faydalı ve hayırlı yollar aramalı ve bulduklarını hayata geçirmeli, onunla yaşamı zenginleştirmelidir. Erdemli (faziletli) insan, hayatın bir yönünü değil bütününü, zamanın bir parçasını değil her evresini dikkate almalı ve sonuçta bütün insanlığa hizmeti amaç edinmelidir. Bir şeyi, yeri yaparken diğer tarafı yıkmaktan sakınmak ancak bu bütüncü düşünce ile olur. Böylece insan hayatta hazır bulduklarını yaşamakla yetinmemeli, yaşamanın yeni yollarını keşfetmeli, yeni hayat şekilleri bulmalıdır. Bu yolda başarılı olabilmek için yeni ve ulvi meraklar edinmek ve süfli merakları terk etmek gerekir. Yeni kişi sözler, söylemler, teori ve paradigmalar geliştirmeli; eserler, modeller ve sistemler inşa etmelidir. Mevcut yollardan giderek ve yeni yollar inşa ederek bilimlerin ve ahlakın gelişmesine katkıda bulunmalıdır. İnsanın estetik anlayışı ve zevklerine bakarak yeni sanatlar geliştirmeli, sanatı ve eserleriyle insanların estetik zevk ve beğenilerini daha da ileri götürmelidir. Mevcut vakıflar, dernekler, kulüpler ve sanal âlemde yeni oluşumlardan yararlanarak insanları yakınlaştırma, aralarında iletişimi kolaylaştırma, birlik sağlama ve ortak çalışmalara yöneltmek gibi gerçek ve sanal âlemlerde yeni örgütlenme modelleri geliştirmelidir. Yani insan -kelimenin tüm anlamlarıyla- sadece kendisine giydirilmiş olan gömleği giymek veya reddetmekle yetinmemeli, herkese yarayacak gömlekler biçmelidir. Sürekli üreten ve sunan Batıya "hayır" demek hiçbir şeyi değiştirmez. Tek çıkar yol yeni değerler üretmek, hayata geçirmek, kültürlerin gereken kısımlarını yenilemektir. Yeni elbiseler, arabalar, evler, oturma odaları, koltuk takımları, mutfak tarzları ve modelleri vs. vs. de geliştirmeli, yaymalı ve insanlığın hizmetine sunmalıdır. Hayatta kalabilmek için sürekli yeni üretim biçimleri keşfetmek, metodolojiler aramak, keşifler ve yenilikler yapmak gerekir. İşte yukarıda değerler arasında saydığımız “sürdürülebilirlik” ancak bunları yapmakla mümkündür. 

Şüphesiz ki bu üretim anlayışı ve ürünler sürekli bir arama, araştırma, keşifler, buluşlar ve icatların yapılmasını gerektiriyor. Bu, biz bugünkü Müslümanların pek konuşmadığımız, belki hiç konuşmadığımız, hatta anlamakta zorluk çekeceğimiz bir husustur. Geçmişi, o çokça övündüğümüz zamanları keşiflerle dolu olan Müslümanların bugün buluş diye bir dertlerinin olmaması, hatta kimi Müslümanların yeniliklere “bidat” diye karşı çıkmaları içler acısı bir durumdur. Biz böyle bir yazıyı kısır bir tartışmaya dönüştürmeden, işin olumlu tarafından bakarak bir hadis-i şerif vermekle yetinelim ve gelecek yazımızda bu hadis ışığında bu bahsi işlemeye devam edelim:

“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey eksilmez.”    (Müslim, Zekât 69. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 64)

Devam edecek

* Bu yazı konusu çalışma konferans olarak sunulmuştur. Sunum (PPTX) formatında da vardır. Bakınız: bilgelerzirvesi.org

 


 

Medeniyetimizde Yenilik İhtiyacı ve Geleceğimizin Fütüvvetle İnşa Edilmesi(1)

 

İbrahim Akgün

 

Sayın Valim,

 

Sayın Başkanım,

 

Çok değerli Hazırûn,

 

Hepinizi ayrı ayrı, saygıyla selamlıyorum.

 

Bizi mürşitlerin, şehitlerin sancağı altında toplayan Rabbimize hamd ü senalar olsun. Rabbimiz hepimize Harakani Hazretleri gibi mürşitlerin, varlığa merhametle bakma şerefine erişmiş şehitlerin gittikleri yoldan yürümeyi nasip etsin.

 

Efendim, Yunus’un, Mevlâna’nın, Mevlâna Halid’in, Hacı Bektaş’ın sancakları altında toplanmak, gittikleri yoldan gitmek gerekir ama bu yeterli midir? Buradaki mümtaz insanların hepsi ayrı ayrı biliyoruz ki hepimiz için daha hayırlı ve gerekli olan bu kâmil insanların aramızda olmaları, bizimle yaşamalarıdır. Yani hepimizin gönlünden geçen, bu büyük zatların kabirlerini ziyaret etmek yerine Harakani’lerle, Ahmed Yesevi’lerle yüz yüze olmak, birlikte yaşamak, onlardan yaşayarak yararlanmaktır. Çünkü omuzlarımızda bugünün hakikatlerinin ağırlığı var. Ne yazık ki, özlediğimiz o ideal insanı bugün hazır bulamıyoruz. Öyle ise bize düşen bu faziletli insanı yeniden yetiştirmektir. Bu gayeden hareketle bu yeni insanı, bu kâmil kişiliği yeniden ve bugünün ikliminde inşa etmektir. Ama o insanı yetiştirmek kolay değil, hepimiz bunun farkındayız. Kâmil bir insan yetiştirmek yeni bir devir inşa etmek demektir. Çünkü insan külli bir varlıktır. Onu atölyede, laboratuvarda, bir robot gibi yapıp -haşa-  kullanıma alamıyorsunuz. İnsanı bütün varlığı ve muhitiyle inşa edeceksiniz ki o kâmil insan dünyaya gelebilsin, varlığını devam ettirebilsin. Bu, içinde yaşadığımız iklimi ve bütün bir geleceği her boyutuyla yeniden inşa etmeyi gerektirir.

 

GELECEK, VALİZİMİZİ ALIP RAHATIMIZA BAKACAĞIMIZ EVİMİZ DEĞİLDİR

 

Malumunuzdur. Gelecek, bavullarımızı alıp gidip içinde oturacağımız, rahatımıza bakacağımız dayalı döşeli evimiz değildir. Hatta bir ev bile değildir. Gelecek hayata geçirilmesi gereken bir özlem, ekilmesi gereken bir tarladır. Sürekli “geleceği” olan bir yoldur, sonu olmayan evler silsilesidir. Onun için geleceğinin olmasını isteyen onu inşa eder. Etmeyen başkasının evinde oturmaya ve onun koyduğu kurallara göre yaşamaya mecbur kalır. Burada gözden kaçmaması gereken önemli bir husus var. Bizim bir zaafımıza işaret etmek istiyorum: Geleceği inşa edebilmek için ideallerimizin ve plânlarımızın olması gerekir. Yüzü sürekli geçmişe dönük duranlar geleceği göremezler ki onu inşa edebilsinler. Onun için, geleceğimizi kazanabilmek için geçmişle doğru bağlar kurmamız gerekiyor. Yani bizim sık sık yaptığımız gibi geçmişe yapışıp kalmak yerine geçmişten öğrenerek geleceğe yürümek gerekir. Öyle ki geçmişten “ders almak” değil, geçmişi doğru olarak öğrenmek lazım. Geçmişi, geleceği ve bugünü anlayabilmek için fıtratı da bilmek gerekiyor. Çünkü olup biten her şey fıtrat kanunları içinde cereyan ediyor: İnsan fanidir, yani ölümlüdür. Fani olan insanın bütün eserleri de öyledir. İnsanın yaptığı bir makina, inşa ettiği evi ve kültürü de kendisi gibi ölümlüdür. Cenab-ı Hakk dışında hiçbir şey sonsuz değildir. Onun için ömrünü bitirmiş olana, devrini doldurmuş olana yapışarak geleceğe yürümek mümkün olmadığı gibi doğru da değildir. Mesela şu anda dönüp duran sonbaharlardan birini yaşıyoruz. Cenab-ı Allah ölümlerden bir ölümle, iki-üç ay içinde etrafımızdaki çok şeyi yine uykuya yatıracak, yedi-sekiz ay sonra tekrar diriltecektir. Bu döngü bize çok şey anlatmalıdır. Sünnetullah’tır bu. Öğrenilmesi gereken ilimlerin en üstünüdür. İlimler ilmidir. Ancak bu ilme vakıf olarak dünyada olanları anlayabiliriz. Bu hakikati aklımızda tutarak, devrini doldurmuş olan bir mevsimi saksıda yaşatmaya çalışmak yerine bizim de o kanunlara, o üstün iradeye tabi olarak hareket etmemiz gerekir. Yani geçmiş yazdan, bahardan tohumlar alıp beşeri hayat için yeni bir bahar mevsimi inşa etmemiz gerekir. Ama bunu da geç kalmadan yapmak gerekiyor. Zamanın tabiatını biliyorsunuz. Bir şeyi isteriz, arzu ederiz o şey emel olur, ideal olur. Sonra onu hayata geçiririz,  hakikat olur. Arkasından gelen nesillere misal olur, emsal teşkil eder. O şeyin gitgide takati azalır, kuvveti tükenir, geriden gelen nesiller için hikâye olmaya dönüşür. Daha sonrakilere masal olur, efsaneye dönüşür ve içindeki hayat iksiri tükenir. Bununla şunu arz etmeye çalışıyorum: Bir tasavvuf birikimimiz, sermayemiz var. Bu birikim masal ve efsaneye dönüşmeden ondan bir cevher elde edip yeni bir bahar, kadim hayatımızın yeni bir neslini yetiştirmemiz gerekiyor.

 

TASAVVUF GELECEĞİMİZİ İNŞA ETMEK İÇİN SERMAYEMİZDİR

 

Tasavvuf bize atalarımızdan kalan mirasımızdır. Milletlerin ve ümmetlerin mirası önemlidir. Çünkü o mirasta milli ve medeni benliğimiz, kimliğimiz ve kişiliğimiz yer almaktadır. Harakani Hazretlerinin, Ahmed Yesevi ve Mevlana Hazretlerinin temsil ettikleri tasavvuf bizim için bir servettir. İsterseniz o mirasla eğlenir, hoşça zaman geçirir, oyalanırız. Hatta gece hayatlarına meze yaparız. Ama isterseniz sermaye olarak kabul edip onunla gelecekteki ortak hayatımızı kazanırız. Atalarımızın mirasından yararlanalım, iyi, güzel ama onu bir eşya gibi kullanarak, tüketerek değil, ondan bir gelecek çıkartarak istifade edelim. Gerekli olan ve ideal olan budur. Bizden beklenen budur. O sözün, sazın, davranışların, yani şeklin içinde büyük insani değerler, inançlar var çünkü.

 

Yeni bir gelecek inşa etmemize gerek var mı? Evet, şiddetle ihtiyacımız var. Yapamazsak kaybederiz. Çocuklarımızı bile kaybediyoruz. Bir yere gideceğiz, bir kültür yoluna koyuluyoruz, bir inşa yolu tutuyoruz, bakıyoruz ki çocuklarımız arkamızda yok. Çocuklarımızı arka kapıdan çalmışlar. Zaman değişti. Hiçbir şey artık eskisi gibi değil ve olmayacak. Kendimize yeni bir gelecek inşa edemezsek kaybederiz. Çocuklarımızı çaldırmak, kaybetmek, geleceğimizin olmaması demektir.

 

Bunun için varlığımızı nasıl devam ettireceğimiz üzerine çokça araştırma yapmak, çalışmak ve tefekkür etmek gerekiyor. Atalarımızı överek, bilgelerimizin dediklerini ezberleyip tekrar ederek varlığımızı sürdüremeyiz. Taklitle hikmet olmaz. Ya ne yapacağız? Nasıl yapacağız? Varlığın tabiatı neyi, nasıl gerektiriyorsa biz de aynı şekilde medeni varlığımızı devam ettirme yollarını arayacağız. Varlıkta her şey nesillerle devam ediyor. Mesela, “Cenab-ı Hakk’ın en çok sevdiği iki şey nedir,” diye sorsaydık ne cevap alırdık acaba? Ben derdim ki, “Âlemlerin Rabbi’nin en çok sevdiği iki varlık kulları ve dinidir.” İşte Hakk Teâlâ insanı ve dinini bile ancak nesillerle devam ettiriyor. Yani insana evlâtlar veriyor ve onlarla varlığını devam ettiriyor. Dinlere de yeni din versiyonları veriyor, dinini yeni nesil dinle devam ettiriyor. Bunun için gerekli olan her devirde bir peygamber gönderiyor. O, tabir yerinde ise - yeni nesil dini - tebliğ etsin diye. Bu mânada “İslam son nesil dindir” deseydim, herhalde yanlış olmazdı. Dolayısıyla bizim de yeni nesil kültürlere ve yeni nesil bir tasavvufa ihtiyacımız var. Taklitle, tekrarla, ezberle, mışlayarak(i) yaşanmaz. Böyle yaşayan milletlerin ömrü uzun ve bereketli olmaz. Bu bakımdan yeni nesillerin dilini öğrenmemiz gerekiyor. Yeni kuşakların dillerini, mantığını, isteklerini, ihtiyaçlarını ve yeni zamanların şartlarını öğrenmemiz gerekiyor. Bunları bilmeden, anlamadan geleceğe yürüyemeyiz. Ve yeni bir dil, yeni bir medeniyet dili inşa etmemiz gerekiyor. Bunun için araştırma ve keşif yapmamız ve sürekli bir değişim içinde olmamız gerekiyor. Çünkü zaman sürekli değişiyor. Varlığın, eşyanın içine yerleştirilen tekâmül kanunlarını görmezden gelemeyiz. Varlık kanunlarını tanımayan dünya ile barışık yaşayamaz, varlığını devam ettiremez. Bu itibarla zamanın genel kanunlarına, yani o külli iradeye ayak uydurup, bütün bir şimdiki ve gelecek zamanı inşa etmek gerekiyor.

 

FÜTÜVVET, AHİLİK VE TASAVVUFTAN NE ÖĞRENELİM?

 

Peki, yenileneceğiz ama nasıl ve neyle? Tabii ki öncelikle evrensel değerlerimiz ve inançlarımızla. Mesela herkes için yaşama hakkı, adalet, insan onurunun korunması hakkı gibi. Yani Kur’an ve Sünnette bize öğretilen ve bütün varlığı kuşatan temel değerlerle. Bu değerlerin bir de hayata geçmiş halleri var. İşte tasavvuf, fütüvvet,(ii) ahilik bu hayat bahçelerinden bir bahçedir. Peki, fütüvvet ve tasavvuf bize bu imkânı veriyor mu? Aradığımız sermaye burada var mı? Fütüvvet ve ahilikte yeteri kadar birikim, gerekli cevher var mı? Evet, çokça birikim var. Araştırmalar diyor ki, ahiliğin 900 küsur ilkesi, kaidesi ve kuralı vardı. Ahiliğe intisap etmek (girmek) için bu ilkelerin en az 120 tanesini bilmek gerekiyordu. İşte muhteşem bir uygulama burada, bu gözle araştırılmayı ve anlaşılmayı bekliyor. Bu dokuz yüz kuraldan insanlığın hayrına evrensel bir müessese (organizasyon) doğuyor. Eğer biz insani yapılanmalar içinde, insanın herhangi bir organının veya sisteminin filmini çeker gibi, değerlerin filmini çekmeyi başarabilseydik, fütüvvet ve ahiliğin içinde nasıl harika bir nimetin yatmakta olduğunu da görebilirdik. Bu bize şunu da öğretiyor: Atalarımızla övünmeyi, oyalanmayı, -affedersiniz- caka satmayı bırakalım da, neyi nasıl yaptılar, özellikle niçin yaptılar onu anlamaya çalışalım.

 

Fütüvvet ve ahiliğin içinde hangi nimetlerin olduğunu görüyoruz. Peki, buradan bu cevheri nasıl alacağız? Ahilik ve fütüvvet madenlerinden altın değerindeki bu cevheri nasıl çıkaracağız? Ahiliği taklit ederek mi? Bizden öncekileri tekrar ederek mi? Bu, merhum Necip Fazıl’ın deyimiyle, “bal kavanozunu dışarıdan yalamak” olmaz mı? Çok zamanınız aldım, müsaadenizle küçük bir misal vermek istiyorum:

 

Bendeniz Güneydoğu’nun susuz bir köyünde doğdum. Babamız kasabadan meyve-sebze getirdiğinde, bize düşen elma portakallarla önce uzun uzun oynar, muhtemelen dokunma ve göz motiflerimizi doyururduk. Sonra, diyelim ki, o portakallar tek tek soyulur ve dilim-dilim kardeşler arasında pay edilirdi. Daha sonra o portakalların kabuklarını alır bayramlık elbiselerimizin içine koyardık, güzel koksun diye. Çok önemli bir şey daha yapardık: O portakalların, kayısıların ve eriklerin çekirdeklerini eker ve ertesi baharı beklerdik. Yani biz de kayısı, erik yetiştirmek isterdik. Olması gereken de bu değil mi? Buradan ne öğrenebiliriz? Harakani Hazretlerinin, Ahmet Yesevi’nin izinden gidelim ama sadece gitmekle kalmayalım. Onların yetiştirdiği ağaçlardan yemek yetmiyor. Tamam, yiyelim ama asıl gerekli olan bu koca çınarları ve onların inşa ettiği kurumları silkeleyip, oradan tohumlar alıp, getirip bugüne ekmek; yeni bahçeler tesis etmek ve bu bahçelerin yemişlerinden bütün bir insanlığın yemesi için çalışmak gerekir. İnsanlık için çalışmak gerekir, zira İslam bütün bir insanlığa, hatta insan üzerinden istifade etsinler diye bütün hayvanata, tabiata gelmiştir.

 

Buradan ne çıkıyor efendim? Bütün bunları yapacak o insanı, o güzel insanı yetiştirme görevi üstümüzde kayıtlı olarak duruyor. Bütün varlığa aynı gözle, merhametle bakan o ideal insanımızı yetiştirmek. Ahiliğin, fütüvvetin, tasavvufun da gayesi bu değil mi efendim? Harakani Hazretlerinin, Ahmed-i Hani’nin, Yunus’un, Hacı Bektaş’ın gayesi o ideal insanı, o güzel insanı, o kâmil insanı yetiştirmek değil midir? Biz de aslında burada toplanmakla Harakani Hazretleri üzerinden özlediğimiz o kâmil insan aramıyor muyuz? Herhalde bizler, güzel söz söyleme, tasavvuf üzerinden günümüzü gün etme peşinde değiliz, olamayız! Biliyorsunuz, son zamanlarda bir Divan Eğlenceleri sektörü doğdu. Koca tasavvuf hazinelerinin böyle bir akılla harcanıp gitmesinden korkmak gerekir. Bize kalan mirası doğru pazarda değerlendirmek gerekir. Miras sorgusuz-sualsiz, vergisiz, zekâtsız mülk değildir. Ahmed-i Hani’nin bir sözü var: “Helâlin hesabı, haramın azabı vardır.” Günümüzde tasavvuf, ne yazık ki söz sanatları ve seyirlik sanatlar arasına giriyor. Üzülerek belirtmek gerekir ki bu, yavaş ve tedrici ölüme giden bir yoldur. Tasavvufu eğlence olarak almak yerine, tasavvuf sermayesiyle o kâmil kişiliği ve yeni zamanları inşa etmemiz gerekiyor.

 

Değerli kardeşlerim, biz bu gayeyi yitirdiğimiz için Ahilik kurum olarak ömrünü doldurduktan sonra iş hayatımız yetim kaldı. Batı, sanayi devrimiyle birlikte kısmen de olsa bir çözüm buldu: Protestan ahlâkını hayata geçirdi. Bizim iş âlemimiz ahiliğin göçüp gitmesinden sonra yoksuldur, kimsesizdir. Özel hayatımız gibi iş hayatımızı da zenginleştirmek, hatta yeniden inşa etmek gerekiyor. Çok zamanınızı aldım. Son arzım ama çok önemli: Bizim gençliğimize hitap edecek yeni bir gelecek inşa etmemiz gerekiyor. Mesela fütüvvet ve Ahiliği eğitimin bütün imkânlarını, metodolojilerini ve araçlarını kullanarak gençlerimizde yeniden hayat haline getirmemiz gerekiyor. Bir geleceğimizin olmasını istiyorsak bunları mutlaka yapmamız gerekiyor. Fırsatçılığın değil faziletin hâkim olduğu bir iş âlemi, menfaatçiliğin değil güzel ahlâkın, ortak iyinin üst değer olduğu bir dünya istiyorsak bunları gayemiz haline getirmek gerekiyor.

 

Hepinize saygılar sunuyorum efendim.

 

1- AKGÜN, İbrahim; Medeniyetimizde Yenilik İhtiyacı ve Geleceğimizin Fütüvvetle İnşa Edilmesi. Kafkas Üniversitesi (KAÜ) ve Harakani Vakfı tarafından düzenlenen, “Fütüvvet Medeniyetimizin Manevi Mimarlarından Ebu’l Hasan Harakani ve Horasan Erenleri” Konulu 2. Uluslararası Harakani Sempozyumu açılış konuşması. Kars, 16-18 Ekim 2014.

 

i- mışlamak: ….. mış gibi yapmak, yapıyormuş gibi görünmek, biliyormuş gibi davranmak.

ii- fütüvvet:1. Soy temizliği, 2. Mertlik, gençlik, yiğitlik, delikanlılık, 3. Cömertlik, elaçıklığı anlamlarına gelmektedir. Fütüvvet kelimesi Arapça olup "fetâ" kelimesinden türemiştir. Fütüvvet kurumunun kanunnâmeleri olan fütüvvetnâmelerde "fetâ" kelimesi, delikanlı, yiğit, eli açık, iyi huylu anlamında kullanılmıştır.

 

 

Hadisten Hayat Çıkarmak: Bilim Toplumu Kültürü İnşa Edilebilir mi? (Yeni)

 

İbrahim AKGÜN

 

Bizden önceki toplumlar ne kadar doğru yolda olurlarsa olsunlar, bize bıraktıkları kültür bugünümüzü imar, yarınlarımızı inşa etmeye yetmez. Onlarla hangi değerleri, dünya görüşünü paylaşırsak paylaşalım, ürettikleri ve bize miras bıraktıkları kültür hayatımızı düzenlemekte eksik kalabiliyor. Bu yüzden bize miras kalan örfle ve kültürle yaşamaya mahkûm olmak ve olduğumuz yerde saymak yerine bireysel, sosyal ve ortak yaşantımız gereken her yerde ve sürekli yeniden üretilmeyi, yenilenmeyi ve geliştirilmeyi gerektiriyor.

 

Eğer kendimizi (kültürümüzü), zamanın değiştiği her evrede yenilemeyi ve yeniden üretmeyi başaramazsak, giderek daha çok eski tarzlara, davranışlara, eski teknik ve teknolojilere, metod ve metodolojilere yapışıp kalır, sonunda “antika” insanlardan oluşan “antik” bir topluma dönüşürüz. Dünyada bu toplumların örnekleri çoktur. Ne demek istediğimiz anlamak için böyle toplumlara yüzeysel de olsa bakmak yeterlidir. Bunun için Güney Amerika’daki Maya’lara, İnka’lara yahut Afrika kabilelerine gitmeye gerek yoktur. Mesela bölgemizde yaşayan Êzidî, Hristiyan, Asuri ve Keldani toplumları buna örnektirler. Bu toplumlar, kendi kültürlerini yenileyemiyor, inandıkları değerlerden yeni kültürler üretemiyorlar. Bu yüzden kendilerine atalarından kalma alışkanlıkları, gelenekleri tekrar etmeye mahkûm olmuş durumdadırlar ve ancak varlıklarını devam ettirebiliyorlar. Çünkü toplum denilen şey, insan bedenlerinden oluşmuş bir yığın olmaktan öteye inanç ve kültürlerden oluşan çok daha anlamlı bütündür. Bu toplum ve toplulukların her birini kültür üretme yahut hayata yeni şeyler katmakla değil, ancak kendilerine mahsus kıyafetleri, ritüelleri, törenleri veya siyasi çekişmelerde isimleri geçmekle varlıklarını hissedebiliyoruz. Çok zaman da başkalarının ürettikleri siyasetlerde birer nesne olarak yer almalarıyla… Bu toplumlardan hiç biri, ne bölgemizin ne de kendilerinin hayatının bir alanını yenilemeyi, yeniden üretmeyi başaramıyor. İşin hazin tarafı, bölgedeki büyük toplumlar da bunlardan çok farklı değil. Yani onlar da kendilerine ait bilimsel keşifler yapamıyorlar, hukuk, yönetim kültürleri (demokrasi gibi), toplumsal örgütlenmeler, örgütler arası yeni ilişkiler geliştiremiyorlar. Onun için de hayatımız giderek fakirleşiyor. Ama ihtiyaçlar sürekli artıyor, eskilerin yerini yeni talepler ve ihtiyaçlar alıyor. İşte burada ihtiyacımız olan anlayışları, yeni bakış açılarını, yeni modelleri, kanunları, teknolojileri ve diğer yenilikleri başka kültürlerden karşıladığımız için “yeni” olanı kolay kabul edebilenler ve etmeyenler olarak birbirimizden uzaklaşıyor, hatta kendimize bile yabancılaşabiliyoruz.

 

Burada hatırlamamız gereken önemli bir husus bu bölgedeki bütün toplum ve toplulukların kendilerinden kültür üretebilecekleri kadim değerlerinin olmasıdır. Çünkü bu toplumların her biri doğuşlarını bilmediğimiz kadar eski, kadim toplumlardır ve bugüne kadar gelmeyi başarmışlardır. Ama bir insanın, topluluk veya toplumun inançlarından ve temel değerlerinden hayat üretmesi bir beceri işidir ve ne yazık ki her insan gibi her toplum da bunu başaramıyor.

 

Burada söylene söylene, neredeyse mânasız hale getirilmiş bir hususu tekrar edeceğiz: İnsanlık yeni bir toplumsal evrenin içinden geçiyor. Buna bilgi devri, bilgi veya bilim toplumu diyelim. Bu safhaya girmiş her toplumun kendini - bireyden en büyük toplumsal yapılanmalara kadar - yenilemesi ve gerektiğinde yeniden yapılandırması gerekiyor. Sabit ve değişmeyen değerlerine bağlı kalarak, o sabitlerinden değişkenlerini üretmesi gerekiyor. Her toplumun temel değerlerden, inançlardan sadece nasihat, ibret alma, onlardaki hikmeti düşünme ve güzel sözler değil aynı zamanda yeni alışkanlıklar, yeni davranışlar, yeni eğitim ve iletişim teknikleri ve yeni örgütlenme biçimleri geliştirmeleri gerekiyor. Kendilerinin ve insanlığın ortak değerleri üzerinden insan aklından ve varlıktan daha çok yararlanmasını öğrenmek gerekiyor. Yeni toplumda bilgi yoğun bir arama, üretim, dağıtım, tüketim ve bu amaçlarla örgütlenme modelleri gelişiyor ama bizim toplumlarımızın bu yeniliklere katkıları yok denecek kadar azdır. Yeniliklerin neredeyse tamamını Batıdan alıyoruz.

 

Batı felsefe ile ve yaratılışı araştırarak hayatı yeniliyor, her gün hayata yeni şeyler katıyor. Ama biz Müslümanlar vahiyle gelene ve yaratılışa bu niyetle yaklaşmadığımız ve aynı gözle bakmadığımız için onlardan hemen hiçbir yeni şey üretemiyoruz. Vahiy en temel bilgi kaynağı olduğu halde bizim için “geçmişimizden kalan” bir nesne olarak pek az yararlanabildiğimiz, ne olduğu belli olmayan ve herkes tarafından farklı anlaşılan bir “hikmet” kaynağı olarak duruyor. En iyi bildiğimiz şey vahyi, atalarımızdan kalan şekliyle yaşamak veya atadan kaldığı gibi muhafaza etmek, hatta korumak! Kendisinden hayat çıkaramadığımız bir şeyin avuçlarımızın içinden kayıp gitmekte olduğunu göremiyoruz, ne yazık. Bu yüzden de bize ait olan hayatımız her gün biraz daha fakirleşiyor ve aynı oranda başka kültürlerin hayatını yaşıyoruz. Kültür ve örf ihtiyacımız artarken – yer yer göreceli de olsa – bu kültür fakirliği içinde yaşamak istemeyen çocuklarımızı bile yanımızda tutmakta zorlanıyoruz. Tek bildiğimiz şey çocuklarımızın “milli ve manevi değerlerine” yabancılaşmakta olduklarından şikâyet etmek!

 

Her kültürün bir beslenme kaynağı vardır. Bizim kültürlerimizin temel kaynakları ayet ve hadistir. Ayet ve hadis esas kaynak olarak kendilerinden hayat çıkarılması içindir. Bu kaynaklardan cevher çıkarmak kültürlerin ve milletlerin maharetine kalmıştır. Ne yazık ki ayet ve hadis giderek üstümüzdeki etkilerini kaybediyor ve sadece bir nasihat kaynağı haline geliyor. Bu anlayıştan hareketle bugünün toplumu için rehber olabilecek bir hadis-i şerife bu açıdan bakalım:

 

“İlim mü’minin yitik malıdır. Onu nerede bulursa alsın.”

 

Bu hadis-i şerifin tamamını alarak internette bir tarama yaparsanız 1.160 adet sonuç çıkıyor. Eğer tarama hadis-i şerifin ilk cümlesiyle yapılırsa (böyle bir tarama yeterlidir, çünkü ilk cümle hadisteki mâna ve maksadı eksiksiz ortaya koyuyor ve çok zaman o şekilde kullanılıyor) 4.090 adet sonuç çıkıyor. Şimdi bu hadisin sık tekrar edilmesiyle ilgili bir soru soralım:

 

Acaba, binlerce kere işlenen bu hadis-i şerif hangi açılardan ele alınıyor?

 

Bizim gördüğümüz sadece basit tekrarlardır. Gerçekte bu hadis ezber, tekrar, telkin aracı olarak mı, yoksa kendisinden bir hayat tarzı elde edilmesi için midir? Olması gereken şey; hadis-i şerifi sürekli tekrar edip, telkin yoluyla Müslümanlara benimsetmekle yetinmek yerine ondan yeni değerler, alışkanlıklar, yaşam tarzları ve modelleri, davranış biçimleri, yeni ameller, emeller ve idealler yani bir dünya görüşü üretmektir. Çünkü ayet-i kerime ve hadis-i şerifler zihinden zihine taşınacak birer kalıp, haşa! birer tekerleme, kozmetik ürün veya duvara asılması gereken levhalar değildir! Hadis ve ayet, büyük büyük dedelerimizden veya ninelerimizden kalma kıymetli, çok kıymetli bakır güğümler, ibrişimden kaftanlar değildir veya ziynet eşyası değildir!

 

Bu düşünceden hareketle dememiz gerekir ki; bu hadis-i şerife inanan bir Müslümanda öncelikle bir ilim arama gayretinin doğması gerekir. Gayretin olması için de o kişide öncelikle ulvi, entelektüel bir merakın uyanması gerekir. Bir bilgemiz, “Merak ilmin hocasıdır” der. İyi veya kötü her şey insanın merak ve hayretiyle başlar. İnsanların ayıplarını merak eden veya başkalarının konuştuklarına kulak kesilenle varlıktaki kural, kanun, düzen ve dengeyi merak edip araştıran aynı yöne gitmezler. 

 

Diğer taraftan, bir insanda ulvi, entelektüel merakın doğup gelişebilmesi için o insanın süfli, çirkin, aşağı merakları terk etmesi, bayağı meraklardan yüz çevirmesi gerekir. Hatta o bireyin ve içinde yaşadığı toplumun - onun gibi inanıyorlarsa - bu onursuz merakları, yani dedikoduyu, gıybeti, çekiştirmeyi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerin peşinden koşmayı, başkalarının mahremine merak duymayı ve haset etme gibi hallerin kötülüklerden bir kötülük olduklarını görüp, onları toplumdan defetmeyi görev bilmeleri gerekir. Çünkü bunlar insanları veya toplumları az veya çok yaralayan birer sosyal hastalıktır. İnsanın parmağının kanaması yahut boğazının iltihaplanmasıyla, kişinin kendisi hakkında duyduğu hoşuna gitmeyen bir söz arasında bir kıyas yapalım. Bu bakımdan sağlıklı bir toplum için böyle şeyleri yapanların ve yayanların çok çeşitli yollarla kınanmaları gerekir. Çünkü bu haller toplumda fitne ve fesada sebep oluyorlar. Bu çirkin ve süfli alışkanlıklar toplumda var oldukları sürece yeni yetişen nesillerin yolunu kesip, onlarda âli, ulvi merakların doğmasına ve selim zevklerin gelişmesine engel olacaklardır. Riyakârlık yapan, insanlar arasında söz getirip götüren, başkalarına haset eden, insanların arasına nifak sokma hastalığı olanların neşv ü nema bulduğu bir toplumda temiz zihinler kirlenir, selim meraklar ve zevkler zarar görür. Böyle süfli şahsiyetlerin bilime hizmet etmeleri beklenemez. Bu gayret, kültür inşa etmek ve örf üretmek demektir. Yüksek meraklar taşımayan, her şeyi bildiğini zannettiğinden araştırma ihtiyacı duymayan, sadece mal-mülk, toprak, vatan, millet ve devlet üstünden kuvvet biriktirme peşinde olan, bilgi üretmeyen ve ilimleri çoğaltıp yayma derdi olmayan bir toplumun bu hadis-i şerifi anladığı iddia edilemez. İnanıyorsa onun inandığının kendisine bir faydası, başkaları için de bir değeri yoktur. Böyle bir toplum, hadisin değerini anlayamadığı gibi, bilimin yapıcı, yenilikçi ve hayat verici değerini de anlayamayacak, onun meyvelerini yiyemeyecektir.

 

Hadis-i şerifte, “Onu (ilmi) arayıp bulmalıdır” denmekle ilmin mü’minler için bir ihtiyaç olduğu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak açıklıkla ortaya konmaktadır. “İhtiyaç” arama ve araştırmanın, keşiflerin, buluşların, yeniliğin başı ve rehberidir. Hadis-i şerife inanan bir bireyin veya toplumun ilmin kendileri için bir “ihtiyaç” olduğuna da inanmaları gerekir. Hadisin muhatabı herhangi bir Müslüman veya bir sınıf, kesim, zümre değil bütün Müslümanlardır. Yani hadis fert üzerinden topluma hitap ediyor. İlim elde etmeyi bireysel olduğu kadar toplumsal bir ihtiyaç olarak gösteriyor. Kültür üretmekte norm veya değer üretmek kadar, üretilen değerleri, davranışları yaymak ve toplumsallaştırmak da zordur. Böylece bu hadis sadece değer üretme kaynağı değil, üretilen değerleri topluma mal etmek bakımından da değer taşımakta ve ortak bir bilim kültürü inşa etme bakımından eşsiz bir imkân sunmaktadır.

 

Diğer taraftan, ilim aramayan yahut ilmi olmayan bir şahıs gibi toplumun da bu ihtiyacı karşılanmamış oluyor, eksik kalıyor. Tabii ki hadiste ifade edilenleri psikolojinin, sosyolojinin, siyasetin ve diğer bilimlerin diline tercüme edersek hangi kavramlar ve işler karşımıza çıkar, bu da ayrı bir husustur.

 

Hadis-i şerifle bir de metodoloji ortaya çıkıyor: Burada kastedilen “nerede bulursa alsın” ifadesini iki yüz yıl öncesinin anlayışıyla yorumlayacak olsaydık, belki ilmi başkasından almak olarak anlaşılabilirdi. Hâlbuki ilim sahibi olmak, ilmi yalnızca başkalarından almaktan ibaret değildir, onu kendimiz de elde edebiliriz. Esasen ideal olan da budur. Çünkü başkasının ilmini aldığınızda o “faydalı” ilim ve teknolojinin içinde başka bir kültür ve medeniyetin değerleri de vardır. Yani başka bir kültür ve medeniyetten ilim alanın o kültür ve medeniyetin inançlarını da birlikte alma riski vardır. Bu bakımdan ilmi başkalarından alma tembelliğini tercih etmek yerine Kur’an’ı ve Sünnet-i seniyyeyi, kâinatı, tabiatın işleyişini, varlıkları ve insanın yaratılışını, buralardaki kanunları inceleyerek de ilim sahibi olmak gerekir. Sonuç olarak bugünkü dil ve anlayışla, hadis-i şerifin bildirdiği inancı hayata geçirmek için araştırma yapmak gerekiyor.

 

Ayet ve hadisten nasıl değerler çıkaralım ve kültür inşa edelim?

 

Din nasihattir. Hadis-i şerif de öyle. Müslümanca bir hayat tarzı isteyen bu nasihati hayat haline getirir. Nasıl? Tıpkı hadisi söylenenin, yani Hz. Peygamberin yaptığı gibi. İnsanın hadis-i şerifi esas alarak bir yaşam inşa edebilmesi için öncelikle o ayet veya hadiste söyleneni üstüne alması ve onlardan zamana uygun idealler ve kendine vazife çıkarması gerekir. Bundan sonra bu inancı ve ideali paylaşan her insanda bir oluş zincirinin çalışmaya başlaması gerekir: Önce merak ve arama isteğinin uyanması. Öyle ki, hadis-i şerif zaten ilim için “mü’minin yitik malı” diyor. Yitirilen aranır. Kimse kaybettiğinde vazgeçmek istemez. Hele bu o insanın ve o toplumun bütün yaşamında hayati rol oynayacak bir şey ise. Çünkü ilim sadece bir mal, meta değil, onunla birlikte birey ve toplum için ruhun gıdasıdır, kişiliktir, kültürdür, ahlâktır, istekler, emeller ve arzulardır. Zira ilim, dinle birlikte nitelikli bir hayatın yarısıdır. Söylemeye bile gerek yoktur ki; bilimin bir toplum açısından değerini anlamak için bu hadis-i şerifi İslam’ın dinle ilgili diğer hükümleriyle birlikte mütalaa etmek ve bilimle yükselen toplumlara bakmak yeterlidir.   

 

Elbette ki “ilim aramak”tan kasıt, ıslık çalarak arama değildir. İnsana ve toplumlara hayat verecek bir şey eller cepte olarak değil, insan ve insanlık için çok önemli bir şey nasıl aranırsa öyle aranmalıdır. Onun için “ilim aramanın” kendisinin de bir ilim haline gelmesi, yani bir metodolojinin doğması gerekir.  Bunun zamanımızdaki adı araştırmadır. Her ciddiye alınan şey ancak araştırma sonucunda bulunabilir. Aranan bir şeyin ciddiye alınması için onun büyük bir şey olması gerekmez. Bu, kâinatın yaratılışı ve işleyişi hakkında sonsuz bir araştırma olabileceği gibi, bir vida, bir iplik çeşidi, bir sürahi kapağı, tırnak kırılmalarına karşı bir ilaç, insanın şimşeğin çakması esnasında duyduğu korku veya koyunun et veya süt verimini artırmak için yapılacak bir araştırma da olabilir. Ama aranmadan hiçbir şeyin bulunamayacağını, aranmıyorsa, bulunmuş olan bir şeyin bile yitirilebileceğini bilmek gerekir.

 

Bilgi toplumu veya bilim toplumu için ahlâk inşa etme

 

Buradan elbette bilim politikalarının ve bilim ahlakının doğması ve bunların halka mal edilmesi için devamında yayım politikalarının geliştirilmesi gerekir. Eğer hadis-i şerif veya ayet-i kerimeden yahut her ikisinden bunlar doğmuyorsa o halde olduğumuz yerde saymaktan ya da başka dinleri, inançları ve kültürleri taklit etmekten başka bir yol kalmıyor. Çünkü kendiniz bütün bir toplumu ilgilendiren bir konuda emeller, idealler, davranışlar, ritüeller, cazibeler, estetik ve sanatlar araştırıp üretemiyorsanız, başka kültürlerle rekabet edemeyecek duruma gelirsiniz. Sağa sola birkaç twit atmak, güzel sözleri yahut ayet ve hadisleri güzel sözler yerine tekrar edip durmak ne bilimdir, ne de bilimi yaymaktır!

 

Kur’an ve Sünnet gibi bilgi okyanuslarına; ayet ve hadis gibi cevher ocaklarına sahip olanların, meraksızlıklarıyla ün salmaları veya sıradan ve süfli meraklar peşinden koşmaları kolay kabul edilebilecek şeyler değildir. Yanlarında Kur’an’la yaşayan çok kişi veya toplumların, O’nun derinliklerinde yatanı merak etmemeleri yüzünden aslında Kur’an’ın kendisini yitirdiklerini, bu hadis-i şerifi kendileri için bir “yitik” haline getirdiklerini görmek gerekir. Ama biz yanlışları sayıp dökerek yazımızı uzatmak yerine temel değerlerden ve inançlarımızdan kültür ve örf üretme bahsimize devam edelim.

 

Bilgi veya bilim toplumu kültürü, sadece bilgi elde etmeyi değil, aynı zamanda bir bilgi ahlâkı inşa etmeyi gerektirir. Bu dört temel özellikli bir iklim oluşturmayı gerektirir: Bir taraftan kendimizin olmayana el uzatmamak, diğer taraftan da bilgi üretmek ve meşru yollardan elde ettiğimiz bilgiye kendimizden katmak, onu zenginleştirerek. Sonunda da elde edilen bilimi ve bilgiyi yaymak ve paylaşmak için bir cömertlik ahlâkı inşa etmek. Ama aynı zamanda bilgi ve bilimlerle başka insanlara ve toplumlara tahakküm etmeme ahlakını da (belki yeniden) geliştirmek gerekiyor. Çünkü insanlar zor kullanarak olduğu gibi yanlış bilgi vererek, doğru bilgiden mahrum bırakılarak yahut bilgi üretmelerine engel olunarak da geri bırakılabilirler. Toplumları,  nükleer veya kimyasal silah kullanarak sömürmekte olduğu gibi, bilgi kullanarak sömürmek, kendileri içinde veya diğer toplumlarla birbirlerine düşürmek ve savaştırmak bile mümkündür. Bunu sadece kanunlar veya uluslar arası hukukla değil, öncelikle bu konuda kültür üreterek ve yerleştirerek yapmak gerekir.

 

Bilgi kültürü ve ahlakı üretilip inşa edilemediği için önemli sayıda insan bilgide helal-haram nedir bilmemekte ve bildiğini paylaşma cömertliğini gösterememektedir. Öyle ki kendilerine, insanlara dağıtmaları (yaymaları) için emanet edilen bilgiyi dahi insanlıktan saklayacak kadar hasis ve cimri insanların toplumdaki varlığı az değildir. Hem de “okumuşlar” ve “bilmişler” arasında. Yüzlerce insanın, bazen ülkenin, bazen de dünyanın dört bir tarafından gelerek, yaptıkları araştırma sonuçlarını sundukları sempozyumlarda, toplantı, kongre ve konferanslarda elde edilen bilgileri internet üzerinden insanlığın hizmetine sunma ihtiyacını ve cömertliğini gösteremeyen insanların sayısı az değildir. Bunun sorumlusu sadece paylaşamayanların değil, bilgi paylaşma kültürünü inşa edemeyen toplumlar, hatta ümmetlerdir.

 

Bilgi toplumu ve bilim toplumu kültürü inşa etme konusunu bundan sonraki yazılarımızda ele almaya devam edeceğiz.

Hadis-i Şerif Birbirinizin ayıplarını araştırmayınız. Başkalarının konuştuklarına kulak kesilmeyiniz Ey Allâh’ın kulları! Kardeş olunuz! (Müslim, Birr,30)

Müslim, İman 95. Ayrıca bk. Buhari, İman 42; Ebü Davüd, Edeb 59; Tirmizî, Birr 17; Nesaî, Bey'at 31, 41

 

 

Değerli Gönül Dostları;

Güngör Azim TUNA(*)

Bilgeler Zirvesinden sonra söylenebilecek mutad sözlerden biri “Önemli bir buluşmayı geride bıraktık” olurdu. Şüphesiz bunu söylemek bir şeydir ama şükür ki böyle bir sözü tekrarlamak durumunda kalmıyoruz. Çünkü “Bilgeler Zirvesi”ni geride bırakmış olmakla işimiz bitmiyor, önümüzde yeni bir yol açılmış oluyor. Gönül Sultanları yolunda ilk büyük hedefimize vardıktan sonra ve oradan aldığımız feyiz ve güçle kendimize bu yolda yeni hedefler tayin ediyoruz ve o hedeflere doğru yeniden yola koyuluyoruz.

Hayat denen muammadan fayda elde etmenin sırrı süreklilikte yatıyor olsa gerektir. Bir anda parlayıp sönen, yükselen, yayılan-yutan değil; az da olsa devamlı ve sürekli olan geride iz, eser bırakıyor ancak. Bu istikamette Bilgeler Zirvesiyle medeniyetimizi inşa eden bilgelerimizi birlikte konuştuktan sonra şimdi de medeniyetimizin iki parlak yıldızı Farabi ve Harakani Hazretleriyle akıl ve gönül madenlerimizde derinliğine birer çalışma yapacağız:

Allah izin verirse, Kasım ayı ortalarında, -tabirimiz hoş görülsün- bir medeniyet elçisiyle yine bir Medeniyet düşünürü olan Farabi Sempozyumunu gerçekleştirmek için çalışmaya başlamış durumdayız. Prof. Bekir KARLIĞA hocayla gerçekleştireceğimiz Farabi Sempozyumu, şüphesiz Bilgeler Zirvesi’nden çok daha küçük ölçekli olacak. Ancak temennimiz odur ki, bu faaliyetimiz de niteliği itibariyle yine sempozyumlar tarihimizde müstesna yerini alacak olsun. Çünkü biz bu sempozyumda Doğu’da “Muallim-i Sani,” (Aristo’dan sonra ikinci öğretmen filozof) ve Batı’da ise “Macister Secundus” olarak şöhret yapan kelimenin tam manasıyla bir medeniyet düşünürünü konuşuyor olacağız. Hani, “medeniyetimizi inşa edenler” adına aradığımız ama her zaman bulamayacağımız bir imkân.

Bu yolculuğumuza akıl mürşidi Farabi’den önce, Ekim ayı ortalarında, bir gönül mürşidi olan ve Anadolu’nun inşa edilmesinde öncülük yapan Eb’ül Hasan Harakani Hazretleri sempozyumuna vereceğimiz destekle devam edeceğiz. Bu defa yalnız ufkumuzu değil, aynı zamanda hareket alanımızı da genişleterek: Harakani Sempozyumu Eskişehir’de değil, Hazretin evinde, Kars’ta yapılacak. Yani Gönül Sultanları yolunda yeni buluşmalara ev sahipliği yaptığımız gibi, bu amaçla ev sahibi adaylara da misafir olacağız. Böylece üç önemli faaliyetimizi birleşik bir sistem içinde gerçekleştirerek azami hayrı ve faydayı elde etmek niyetindeyiz. İnsanların birleşmesinden hayır doğar da işlerin birleşmesinden doğmaz mı hiç?

Bilgeler Zirvesi, - bildiklerimiz bizi yanıltmıyorsa - tarihte bir ilkti. Zirvenin diğer önemli tarafı da, planlanmış esas maksadına hizmet etmek üzere, akademik camia ile sivil toplumu, kendi kavramlarıyla Sivil Toplum Kuruluşlarını buluşturmuş olmasıydı. Zirvenin, baştan planlanan diğer amacı ise bilgiyi belli kesimler arasında dönüp dolaşan bir mülk olmaktan çıkarmaktı. Dahası, zamanımızın, belki de bütün zamanların en kıymetli metaı olan ve bizim gibi ülkelerde zor üretilen bilgi sermayesini en verimli şekilde değerlendirmekti. Yani “entelektüel mülkiyet” adı verilen bilgiyi gerekli ve mümkün olan en çok kişiye yaymak. Bilgeler Zirvesi esnasında bütün bu tanımlarımızın, kabullerimizin ve hedeflerimizin katılımcılarımız ve basınımız tarafından da kabul gördüklerine şahit olduk. Bu paylaşımın da projelerimizde çalışan arkadaşlarımıza verdiği cesaret ve şevkle küçük hedeflerimize emin adımlarla yürüyoruz:

Bilgeler Zirvesi’ndeki anlamlı sunuşlar ve tartışmalardan sonra, burada sunulan bildirilerin kitap halinde basılıp dağıtılması için çalışmalarımızı başlattık. Yine, Bilgeler İnternet Sitesi de aynı amaca ve yeni hedeflere hizmet edecek şekilde yeniden yapılandırıldı. İnternet Sitesi, şu ana kadar yetmiş bin ziyaretçisiyle böyle düzenlemelerden beklenmeyecek ilgiye mazhar oldu ve olmaya devam ediyor. Bu gibi faaliyetlerden sonra çoğunlukla kurumuş birer çalılığa dönüşen internet sitelerinin aksine Bilgeler’i günde beş yüzü aşkın kişi ziyaret etmeye devam ediyor. Bu küçük bilgi pazarının hayatı ve meyve vermesi bilgi üretenlerimizin cömertliğine, bilgiyi ve bilgi teknolojilerini yönetenlerin kabiliyetine kalıyor. Her paydaşımız mesleğinin, bildiklerinin ve çabasının zekâtını bile bizimle paylaşsa, bize kazandırdığıyla gönüller inşa etme yolunda önemli mesafe alırız. Gönül Sultanları yolunda yeni hedefler ve yeni gönüllerle tanışmak üzere…

(*) Güngör Azim TUNA; Eskişehir Valisi

 

Sevgili Dostlar;

Bilgeler Zirvesine hazırlanıyoruz. Her birimiz zirvenin bir duvarına, bir yerine bir tuğla koymaya çalışıyoruz. Maksadımız zirveyi yükseltmek değil, hayır. Daha iyisini yapmak ama biz iyisini yapalım derken, piramidin tabanı genişlediği gibi zirvesi de yükseliyor.

Ülkemizin yetmişe yakın mümtaz profesörünün şereflendireceği, doçentlerimizden yüksek lisans öğrencilerimize kadar akademik camiadan iltifat gören bir buluşmanın çabası içindeyiz. İki yüzden fazla bildiriyi milletimizin ve medeniyet coğrafyamızın hizmetine sunmaya hazırlanıyoruz. Bu kadar da değil. Amacımız bu projeden taşrayı yararlandırmaktı. Bir yere kadar karşılığını da alıyoruz. Elli ilimizden, yine elliden fazla sivil toplum kuruluşumuz paydaşlarımız olarak katılıyor, heyecanımızı paylaşıyor. Kimsenin isimlerini bilmediği gönüllü kuruluşlarımız bilinmenin, tanınmanın ve davet edilmenin kadirşinaslığından gelen mutluluklarını bizimle paylaşıyorlar. Ne mutlu…. Ne mutlu bize değil, değerli taşra Sivil Toplumuna. Ne mutlu size ki, bütün kısıtlarınıza rağmen ve hiçbir karşılık beklemeden milletinizin hizmetindesiniz. Gümüşhane’den Bilge İnsanlar Derneği, İzmir’den İslam Tasavvuf Kültürü ile 'Medeni İnsanı' Araştırma ve Yaşatma Derneği, Kastamonu’da Kutlu Bilgi Araştırma ve Dayanışma Derneği, Hakkâri’de Sağlık, Kültür, Eğitim ve Araştırma Vakıfları, Kars’ta Harakani Hazretleri Vakfı… Doğu’dan Batıya bütün STK’larımız. Ne mutlu size, çünkü siz varsınız ki, davet edilebiliyorsunuz…

Türkiye içinden ve Türk Dünyasından birbirinden güzel bildiri ve katılım teklifleri alıyoruz. Bir buçuk aylık sürede internet sayfamızı ziyaret eden dostlarımızın sayısı otuz bini aştı. Övünmüyoruz, sevincimizi paylaşıyoruz… Ama üzüntüsünü de birlikte getiren bir sevinç bu. Çünkü bütün bildirileri değerlendiremiyoruz, bütün katılım isteklerini karşılayamıyoruz. Dostlarımızın bize anlayış göstereceklerini biliyoruz: Nihayet her güzel şeyin bir limiti, sınırı, sonu yok mudur…

Bilgeler Zirvesi’nden maksadımız gönül sultanlarımızı anmak, iki üç günlüğüne hatırlamakla yetinmek değil. Bilgelerimiz, faziletli insan modelimizin kâmil misalleridir. “Her kemalin bir zevali oluyor” ne yazık. Maksadımız bu zeval zamanımızda, kemal dönemlerimizden ve ideal kişiliğimizden tohumlar getirip bu günlere serpmektir. Taşrayı bunun için paydaş biliyoruz. Medeniyet dönemlerimizin sonbaharlarından yemişler getirenle onu yaşayacak olanı bunun için buluşturuyoruz. Bilginin belli kesimler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasını istemiyoruz. Çiftçi olmazsa tohum neye yarar… Taliplisi olmazsa güzel ahlak, ruh ve gönül güzelliği, hatta fizik güzellik nedir ki… Değerlerimiz sadece edebiyat konusu olmaya mahkûm olmasın, yaşanarak neşv ü nema bulsun… Bunun için çabamız Nisan yağmurları gibi gelip geçici olmasın diyoruz. Projede çalışanlarımızın bu çabasının en azından bugünlük internet sitemiz üzerinden devam etmesini istiyoruz… Sizin de internet sitemize katkıda bulunmanızı, adını ve ürünlerini yaymanızı istiyoruz. Ortada çok şeyin olmadığının farkındayız. Ama meyve veren her ağacın hayat hikayesi bir fidanla başlamaz mı? Tabii olan, olması gereken de bu değil mi… 25 Mayıs’ta Eskişehir’de buluşmak ümidiyle efendim…

*Eskişehir Valisi


 

BİLGELER ZİRVESİNDEN

İbrahim Akgün

Bilgeler Zirvesinde; medeniyetimizi inşa eden, ortak ruhumuzun mimarları Yunus Emre, Mevlana Celaleddin, Hacı Bektaş, Mevlana Hâlid ve İbrahim Hakkı hazretleri gibi gönül sultanlarımızı konuşacağız. Belki bu yönüyle zirve Türkiye tarihinde bir ilktir. Zirveye seksen bir (81) ilimizden ve Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya kadar geniş bir katılımı hedef aldık, şükürler olsun bu yönde sonuç da alıyoruz.

Bilgeler Zirvesinin düzenlenmesinde gözettiğimiz diğer husus ise, zirvede ortaya çıkabilecek cevheri dikkate alarak bilgi israfının önüne geçmek ve altın kıymetindeki bu bilgileri hakkıyla değerlendirebilmek için “arz ve “talep” anlayışıyla hareket etmektir. Bunu aşağıda açıklayacağız. Diğer taraftan, “bildiğimizi okuyarak” değil, gençliğimizin ihtiyaçlarından hareketle tasarladığımız İnternet sitemiz beklentilerimizden fazla kabul gördü. Sitemizi, site sayacının çalışmaya başladığı 1 Nisan’dan 23 Nisan’a kadar ve daha zirvenin başlamasına bir aya kala on iki bin (12.000) kişi ziyaret etti. Ziyaret sebepleri her ne olursa olsun, bu kısa süre içinde faaliyetimizi bu kadar insana duyurmuş olmak bile bizim için mutluluk sebebidir.

Bütün bu hakikatlerin yanında eksiklerimizi de görmezlikten gelemeyiz.

Evet, bu hakikatlerin yanında eksiklerimizi de görmezlikten gelemeyiz. İnternet sitemizi ziyaret edenlerle henüz diyalog kurmayı başarabilmiş değiliz. Ziyaretçilerimize buradan çağrıda bulunuyoruz: Lütfen bizimle konuşun! Biz fikirlerimizi, ilkelerimizi, amacımızı açıkça söylüyoruz, siz de zirve hakkında ve internet sayfamız hakkında düşündüklerinizi bizimle paylaşın. Diğer taraftan; 350’nin üstünde katılım talebi almamıza rağmen taşra ile istediğimiz yakınlığı (sayıda ve özde) tesis edebilmiş değiliz. Bu bakımdan taşradan daha fazla ve nitelikli katılım senaryoları üstünde çalışıyoruz, eksiklerimizi tamamlıyoruz, yanlışlarımızı düzeltiyoruz, bilmediklerimizi öğreniyoruz ve tekrar temas yollarını arıyoruz. Bunun için geleneksel posta, e-posta, faks ve telefon gibi bütün iletişim araçlarını kullanıyoruz. Doğrusu katılım konusunda üst sınırlara varmak üzereyiz. Zirve için facebook ve twitter gibi teknolojileri kullanmanın gerekli olup olmadığına bakıyoruz. İnternet sayfamızı ziyaret eden misafirlerimiz bize bu konularda tavsiyelerde bulunabilirler.

Belki bütün bunlar kadar önemli olan başka bir husus ise bu tür düzenlemelerde çokça rastlandığı gibi, saygıdeğer akademisyen ve fikir insanlarımızın kendi aralarında toplanarak belli bir konuyu konuşup ayrılmaları ve burada verilen bildirilerin daha sonra basılmasıyla yetinilmesidir. Bu usul belli bir meslek gurubu için, mesela doktorlar veya mühendisler için doğru olabilir. Ancak bir toplumu, kültürü, milleti, medeniyeti ilgilendiren bir konuda bu yöntem doğru olmadığı gibi bunun müsrifçe bir yol olduğunu düşünüyoruz. Hele bizim gibi çok az bilgi üreten kültürlerde böyle bir israfı kabullenmek zordur. Bu bakımdan Bilgeler Zirvesinde, klasik sempozyumlardan farklı olarak, daha projenin tasarımı aşamasında, bu sahadaki muhtemel "arz" ve "taleb"in buluşturulması hedeflerimizden biri olarak planlanmıştır. Yani akademisyenlerimiz ve düşünürlerimiz bildirilerini sunacak ve tartışmalarını yapacaklar, o bilgilere ihtiyaç duyan, doğru ve güzel ahlakı yayan ve ideal insanımızı yetiştiren gerçek ve tüzel kuruluşların (vakıflar ve dernekler) da bu bilgileri almaları, yaymaları ve değerlendirmelerini mümkün kılacak bir proje tasarladık. Burada ilham kaynağımız, bilginin bir sermaye olduğu ve bilgi sermayesinin nasıl kullanılması gerektiği hakkındaki çağdaş evrensel kabuller ve Muallim Naci’nin o basit ama hikmet dolu iki mısraıdır:

Marifet iltifata tabidir

Müşterisiz meta zayidir

Bilgeler Zirvesi bu yönüyle düşünen insanlarımızın ürettikleri ve beşeriyetin en kıymetli sermayesi olan bilgiyi kapalı havuzlara hapsedilmekten kurtarmak, alan ve satanın buluştuğu ve bilginin değişim sürecine sokulabildiği küçük bir pazar kurma amacını taşımaktadır.

Zirvenin başından bu aşamaya gelinceye kadar güzel şeylerle karşılaşıyoruz. Katılımcı olsun veya olmasın Bilgeler Zirvesi, duyan her kişi tarafından samimi şekilde iltifat gördü. Zirvede sunulmak istenen bildiri sayısı 200’ü, katılımcı sayısı da 350’yi aştı. Ancak gelen bildiri özetlerinin sayısı kadar, belki ondan çok bildirilerin çeşitliliği de bizim için bir o kadar mutlu edicidir. Çünkü bu zirvede bilinen gönül sultanlarımız üzerine değişik zaviyelerden bildiriler hazırlandığı gibi, özellikle Anadolu’da ve Türkistan coğrafyasında pek bilinmeyen değerlerimiz hakkında da yeni bildiriler var.

İnternet sayfamızı ziyaret etme nezaketini gösteren kardeşlerimiz, lütfen selam vermeden geçmeyin ve bizimle diyalog kurun. Çünkü insan ilişkilerinin verimli ve güzel olanı diyalogla ilerleyenidir. Yol, birlikte yürünür ve birlikte yürümek konuşarak olur. Amacımız Eskişehir’de birkaç günlüğüne bir araya gelmekle sınırlı değildir. Bir araya gelmek olsa olsa bizi amacımıza götürecek bir dizi hedeften ilkidir. Hani İngiliz edebiyatına mal olmuş bir söz dizisi vardır:

This is not the end, it is not beginning of the end, perhaps it is end of the beginning.

(Bu son değil, sonun başlangıcı da değil, olsa olsa başlangıcın sonudur)

Dersimiz kültür ve medeniyet ölçeğinde ise önümüzdeki yolun uzunluğunu, hedeflerin çokluğunu tahmin etmek zor değildir. Ziyaretçi Defterimiz bu uzun vadeli hedefler ve bu amaçla görüşlerinizi almak için hazırlanmıştır. Lütfen internet sayfamızı da, zirvemiz gibi bir monolog sahnesi olmaktan kurtaralım.